Anneler Günü

Anneler gününde “canım anneciğim” diyemeyen tüm çocukların annelerinin anneler günü kutlu olsun.

ÖZGÜRLÜK

Nilüfer Turizmin Otobüsleri için aylık yayınlanan Gezgin Dergisini her seyahat ettiğimde büyük bir keyifle okuyorum. Mayıs 2009 sayılarında benim de bir yazıma yer verdikleri için kendilerine çok teşekkür ediyorum. İşte yazım:

Özgürlük

Gezgin DergisiBenin adım Hüseyin Can. Ben ailemizin en küçük çocuğuyum. Benden büyük iki erkek kardeşim var. Onlar benden sekiz ve on yaş daha büyükler. Anlayacağınız annem ve babam tam “Oh be! Çocukları büyüttük” derken ben varlığımla onlara sürpriz yapmışım.

Bebeklik ve ufak çocukluk dönemimi pek hatırlamıyorum. O zamanlardan aklımda kalan annemin, babamın ve ağabeylerimin beni çok sevdikleri ve kendimi onların yanında huzur ve güvende hissetmemdir.

Ben genelde hep neşeli bir çocuk olmuşumdur. Birisi bana gülümsediği zaman ben de hemen karşılık veririm. Yanaklarım da tombul tombul olunca dışarıda yabancılar bile şirinliğime dayanamaz ve  gelip beni hemen severler. Genelde de hep yanaklarımı sıkarlar ama ben bundan pek hoşlanmam.

Beş yaşıma kadar birkaç tane bebek arabası eskittim. O zamana kadar annem nereye giderse beni de yanında götürürdü. Bir süre sonra bebek arabalarına sığamaz oldum. Ondan sonraki yaklaşık iki sene bir zorunluluk olmadıkça annem beni yanında götürmemeye başladı. Evde zaman geçirmeye alışık olmadığım için bu dönem benim için çok zor geçti. Aynı zamanda annem de bir yere gidemez olmuştu. Yakın çevremizde bana bakacak kimse yoktu. Bu dönemde sık sık annemle babamın tartışmalarına şahit oldum. Annem babamdan tekerlekli sandalye diye bir şey almasını istiyordu. Babam ise “ben çocuğumu onunla dışarıda gezdirmem” diye itiraz ediyordu. Anladığım kadarıyla bu tekerlekli sandalye pahalı bir şeydi. Yoksa benim tanıdığım annem çoktan bir yolunu bulmuş ve onu benim için temin etmişti. Tekerlekli sandalyenin ne işe yaradığını ben o zamanlar anlayamamıştım.

Bir gün anneme bir telefon geldi. Görüşme bittikten sonra sevinçten annemin gözleri dolmuştu. “Oğlum, biz seninle bundan sonra yine her yere birlikte gideceğiz” dedi.

Ertesi gün beni kucağına aldı ve biz bir lisenin yolunu tuttuk. Oraya vardığımızda bir sürü insanın toplandığını gördük. Bu insanlar sanki bir olayı kutluyor gibiydiler. Ayrıca basın mensupları da ordaydı.

Bizi bir öğrenci karşıladı ve elindeki listeye baktıktan sonra az ileride duran arkadaşına “Hüseyin Can’ın tekerlekli sandalyesini getirin” diye seslendi. Biraz sonra benim hayatımın dönüm noktası olacak tekerlekli sandalyemi getirdiler.

O günden sonra hava yağışlı olmadığı sürece annem beni yine hep yanında götürmeye başladı. Pazar ve market alışverişlerini birlikte yapıyoruz. Faturaları birlikte ödüyoruz. Ev ziyaretlerine birlikte gidiyoruz. Resmi bayram geçişlerini izliyoruz. Sinema, tiyatro ve konserlere gidiyoruz. Çok sevdiğim futbol takımının karşılaşmalarını seyretmeye de annemle birlikte gidiyoruz. Hatta annem kendisi için bile doktora gitse beni yanında götürüyor. Ben annemin yanındayken genelde bize sıra bekletmiyorlar. Annem de bana “sen benim torpilimsin” diyor.

Tekerlekli sandalyemi çok seviyorum. Onu bana hediye edenlere bir kez daha teşekkür ediyorum.

*****

Oğlum Hüseyin Can kendisini ifade edebilseydi eminim sizlere bunları anlatırdı. Ancak o bunları yazabilecek durumda değil. Hüseyin Can halk arasında spastik diye bilinen Serebral Palsi teşhisi konmuş ağır engelli bir çocuk. Yürüyemiyor, ellerini düzgün kullanamıyor, konuşamıyor, oturduğu yerde düşse bile kalkamıyor ve hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamıyor.

Hüseyin Can gibi nice çocuklar var. Yürüyemeyen engelli çocukların bir çoğu maalesef eve mahkum oluyor. Onlara bakmak zorunda olan anneleri de zorunlu olmadıkça çocuklarını bırakıp bir yere gidemiyorlar. Oysa bir tekerlekli sandalye hayatlarını ne çok değiştirebilir.

Ben oğlumun tekerlekli sandalyesine “ÖZGÜRLÜK” adını taktım. Çünkü gitmek istediğimiz her yere gitme özgürlüğünü verdi bize.

Eğer siz de bir engelliye ve yakınlarına özgürlüklerini vermek istiyorsanız lütfen tekerlekli sandalye almalarına yardımcı olun. Bunun için bulunduğunuz illerdeki engelli derneklerine müracaat edebilirsiniz. Eğer ilinizdeki engelli derneklerini bilmiyorsanız bana mail yoluyla ulaşabilirsiniz.

Özlem (YILDIRIM) ŞEKER 

English version

When I travel with Nilüfer Turizm bus lines, I always greatly enjoy reading there monthly magazine. I would like to thank them for publishing one of my articles in their May 2009 issue.

Freedom

My name is Hüseyin Can. I am the youngest chid in my family. I have two older brothers. One is eight years older than I and the other ten. So, just when mom and dad were saying “Phew, our kids are grown up now”, I surprised them.

I don’t remember much about the time when I was a toddler or a small kid. The only think I remember is that mom, dad and my brothers loved me a lot and that I felt at peace and safe.

I have always been a very cheerful child. When somebody smiles at me, I immediately smile back. When I still had puppy fad and full cheeks, even strangers on the street could not resist my charm and would come and squeeze my cheeks, which I didn’t like at all.

By the time I was five, I had used up five strollers. At that time, my mother would take me where ever she went. But then I wouldn’t fit in strollers anymore. The two following years, my mother stopped taking me anywhere except it was a necessity. Because I wasn’t used to staying home, this time was very difficult for me. My mother couldn’t go anywhere much either. There wasn’t anybody around who could take care of me. In this time, I often heard my mom and dad arguing with each other. My mother wanted my dad to buy something she called a wheelchair. But my father would argue against it sayin: “I will never walk with my child in a wheelchair.” As far as I understood this wheelchair was something expensive. Otherwise, I know my mother would have long found a way to buy me one. At that time, I didn’t understand what a wheelchair was good for.

One day, my mom got a phone call. After the phone call, she had tears in her eyes out of happiness. She told me: “My son, from now on, we will again be able to go everywhere together.”

The next day, she took me on her arms and we went to a high school together. When we arrived, we saw that many people had gathered there. They seemed to be celebrating something. There were also some newspaper people.

A student greeted us and after looking at a list, told his friends: “Bring Hüseyin Can’s wheelchair!” Then, they brought my wheelchair, which was a turning point in my life!

From then on, my mother has always taken me with her where ever she went except if it was rainy. We go to the farmers market and supermarket together. We go and pay the bills together. We visit friends and relatives together. We go to parades when it is a holiday. We go to the cinema, theatre and concerts together. We even go together to watch my favorite sports, soccer. Even when my mom has to go to the doctor, she takes me with her. When I am with my mom, we usually don’t have to wait in line. That’s why mom sometimes tells me: “You are my “torpil” (an influential person you know and who helps you get things easier).

I love my wheelchair. I want to thank those who gave it to me once again.

*****

If my son, Hüseyin Can, would be able to express himself, I am sure this would be what he would tell you. However, he is not able to right such things. Hüseyin-Can is a severely disabled child with cerebral palsy. He cannot walk; can’t use his hands properly, can’t talk properly; even when he falls while sitting, he cannot get up on his own; he cannot fulfill any of his needs on his own.

There are many children like Hüseyin Can. Disabled children who cannot walk unfortunately, often have to stay at home. There mothers, who are usually there caretakers, also often cannot go anywhere unless it is very urgent. However, a wheelchair can change their lives so much.

I call my son’s wheelchair “freedom” because it gives us the freedom to go where ever we want to go.

If you would also like to give a disabled child and their family some freedom, help them to buy a wheelchair, please. In order to do this, you can apply to one of the organizations for the disabled in your city. If you don’t know where they are, you can send me an email.

Özlem YILDIRIM

Anneler Günü ve Engelliler Haftası

Bugün anneler günü ve engelliler haftasının başlangıcı. Bu konuyla ilgili bir gazete için yazdığım yazımı sizinle paylaşmak istiyorum:

Benim Annem Saraylara Layık

Benim annem sarayla layık, çünkü….. veya benim annem yılın annesi olmalı, çünkü….. diye başlayan yarışmaları hepimiz duymuşuzdur. Birçoğumuzun çocuğu da “belki birinci olurum ve anneme hoş bir sürpriz yaparım” düşüncesiyle bu yarışmalara katılıyor. Benim oğlum da eminim bu yarışmalara katılıp, benim hakkımda güzel sözler yazmak isterdi. Ama o bunu yapamaz; çünkü konuşamıyor, kendini ifade edemiyor, en önemlisi o bunu akıl edecek düşünce kapasitesine sahip değil. Benim oğlum ağır engelli serebral palsili (spastik) bir çocuk.

Anneler hiç karşılık beklemeden evlatlarını büyütürler ve hayata hazırlarlar. Bilirler ki bir gün gelecek evlatları kendi ayakları üzerlerinde duracaklar. Okuyup “adam” olacaklar, kendi yuvalarını kurmak için kuş olup uçacaklar. Bunları görebilmek ümidi ile her anne bir çok fedakarlıkta bulunur evladını yetiştirirken. Peki, engelli bir çocuğu olan anne hangi ümitle büyütür evladını hiç düşündünüz mü? Sanmıyorum…. Ben size bunu anlatayım…

Benim oğlum uzun süre oturamadı. Onun oturabilmesini ümit ettim. Şu an 11 yaşında, ancak destekli oturabiliyor. Yürüyebilmesi imkansız. Oğlumun çene kasları ve dili düzgün çalışmadığı için düzgün konuşamıyor. Onun bana anne demesini ümit ettim. Dört yaşında “anne” diyebildiğinde ne kadar mutlu olduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. Yutma sorunu olduğu için düzgün besleyebilmeyi ümit ettim. Ama maalesef bu güne kadar başaramadık. Bu sorun yüzünden çok zayıf bir çocuk. Ağzının suyunun akmamasını ümit ettim. Ümit ettim belki o zaman kimse tiksinmeden topluma karışabiliriz diye……

Bizim evlatlarımızdan beklentilerimiz ne kadar basit değil mi? Üstelik biz onlara sadece belli bir yaşa kadar değil ömrümüz yettiği kadar kol kanat gereceğiz. Ya bizden sonra ne olacak evlatlarımıza? Sonrasını düşünmek bile istemiyorum…..

Daha önce yayınladığım bir şiirimi de sizlere tekrar hatırlatmak istedim:

Canım Anneciğim Demiyor

Bu gün anneler günü
Bende bir anneyim
Yavrum bugünümü kutlamıyor
Boynuma sarılıp öpmüyor
Çiçekler toplayıp koklatmıyor
Canım anneciğim demiyor…

Oysa ona ne emekler harcadım
Karnını doyurup üstünü pakladım
Hizmet edip sırtımda taşıdım
Hastalandı başında bekledim
Uyusun diye ninniler söyledim
Canım anneciğim demiyor…

Benim yavrum konuşamıyor
Yaşıtları gibi koşup oynayamıyor
Düşünce kalkamıyor
Yemeğini kendi yiyemiyor
Benim yavrum engelli
Canım anneciğim diyemiyor ki…

© Özlem ŞEKER

Özel Anneler

Allah’ım neden seçtin beni?
Vardır bunun mutlaka bir sebebi
Çok düşündüm sonunda buldum cevabı
Her anne kaldıramaz bu kadar çok kederi.

Allah donatmış beni sonsuz sevgi ile
Nasip etmiş bir o kadar merhameti de
Sabırların en büyüğünü de eklemiş üstüne
Bu vasıflar olmadan olunmaz zaten özel anne.

Ben annelerin seçilmiş olanlarındanım
Kendi kaygılarımı asla düşünmemeliyim
Varsa yoksa hep yavrum demeliyim
Ben onun mutluluğu için yaşamalıyım.

Yavrumun konuşamayan diliyim
Yürümeyen ayakları, tutmayan elleriyim
Okula gidemeyeceği için öğretmeniyim
Çocuklarla olamadığı için oyun arkadaşıyım.

Ben sıkıntılara inat dimdik ayakta durmalıyım
Yavrumu tüm kötülüklerden uzak tutmalıyım
Sorunlarla mücadele etmek için güçlü olmalıyım
Çünkü ben çok özel bir çocuğun annesiyim.

© Özlem (Yıldırım) ŞEKER

Special Mothers

God, why did you choose me,
There must be a reason?
On reflection I finally see,
Few mothers could stand such sorrow.

God gave me endless love,
And an equal amount of mercy,
And added to those an infinite patience.
Without these qualities, no mother is special anyway.

I have been chosen,
Must never think of my own concerns.
Always put my child first,
And live for his wellbeing.

I am my quiet child’s voice,
His clumsy feet, his fumbling hands
I am the teacher denied him at school,
The playmate he will never have.

I must hold myself high, despite all the hardship,
And keep my child safe from harm.
Be strong in the face of problems,
For I am the mother of a special child.

© Özlem (Yıldırım) ŞEKER

Sen Hiç Düşündün mü?

Sen gözlerinle işitmenin ellerinle konuşmanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Büşra 13 yaşında, işitme engelli. Kulakları duymadığı için gözlerinle dudakları okumaya ve el işaretlerini anlamaya çalışıyor. Ağzıyla anlatamadıklarını elleriyle yaptığı işaretlerle anlatmaya çalışıyor. Sen Büşra’ya kuşların ötüşünü, akan suyun sesini, bir bebeğin ağlama sesini, duyduğun zaman içinden dans etmek gelen melodileri anlatabilir misin?

Sen teninle görmenin nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Metin 15 yaşında, görme engelli. Gözleri görmediği için parmak uçlarıyla dokunduğu her şeyin şeklini hayal etmeye çalışıyor. Sen Metin’e çiçekleri, okyanusu, pırlantaları, hayvanları, sevdiği insanların görünüşünü anlatabilir misin? Gitmek istediği yere onu elinden tutup götürebilir misin?

Sen bu dünyayı algılamadan yaşamanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Orhan 9 yaşında, otizmli bir çocuk. Kendi dünyasında yaşıyor. Gerçek hayatı ve etrafındaki insanları algılayamıyor, insanlarla iletişimi yok. Sen Orhan’a sesini duyurup sana bakmasını sağlayabilir misin?

Sen farklı bir ırktan görünmenin nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Rabia 8 yaşında, down sendromlu bir çocuk. Genlerinde bir kromozom fazla diye dünyanın neresinde olursa olsun down sendromlu çocuklar bir birlerine benziyorlar. Genelde fiziksel ve zihinsel olarak geç gelişiyorlar. Sen Rabia’ya neden anne ve babasına benzemediğini açıklayabilir misin?

Sen ayaklarının yerine tekerlek kullanmanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? İbrahim 11 yaşında, ortopedik engelli. Belinden aşağısını hissetmiyor. Bu yüzden yürüyemiyor, tekerlekli sandalye yardımıyla gitmek istediği yerlere ulaşmaya çalışıyor. Önüne birçok engel çıkıyor. Sen İbrahim’e kaldırıma çıkmak için, asansör bulunmayan binalarda üst kata çıkmak için, otobüse binmek için yardımcı olabilir misin?

Sen gereğinden fazla enerjini nereye kullanacağını şaşırmanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Mustafa 12 yaşında, hiperaktif bir çocuk. O kadar çok enerjisi var ki bunu nereye kullanacağını bilemiyor. Yerinde oturamıyor, her şeyi karıştırıyor, hareket etmeden ayakta duramıyor, sürekli dolanıyor, geceleri uyuyamıyor. Sen Mustafa’nın enerjisini alabilir misin?

Sen istediğin halde kaslarına söz geçirememenin nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Hüseyin Can 10 yaşında, serebral palsili bir çocuk, yürüyemiyor, konuşamıyor, ellerini düzgün kullanamıyor, yutkunmakta zorlanıyor, düştüğü zaman kalkamıyor. Sen Hüseyin Can’a yürümeyi, konuşmayı, kalem tutmasını ve yemek yemesini öğretebilir misin?

Sen çevrende olup biteni anlayamamanın nasıl olduğunu hiç düşündün mü? Selçuk 14 yaşında, zihinsel engelli. Ne gelden anlıyor ne de gitten. Okuma yazma bilmiyor, kendisine söyleneni yapmıyor, kendi istediklerini de başkalarına nasıl anlatacağını bilemiyor. Sen Selçuk’a akıl verebilir misin?

Tüm bu çocuklar engellerinden dolayı diğer çocuklarla birlikte zaman geçiremiyorlar. Çocuklar oyun oynarken onlar uzaktan seyrediyorlar. Konuşmayı becerebilenler sözlerle konuşamayanlar elleriyle, gözleriyle veya vücut dilleriyle annelerine yalvarıyorlar “beni de oraya götür, ben de onlarla oynayacağım” diye. Sen engelli çocuklara diğer çocukların onlarla neden oynamak istemediğini açıklayabilir misin?

Sen işitme engelliye sesleri anlatamazsın, görme engelliye renkleri tarif edemezsin, otizmli çocuğun seni fark etmesini sağlayamazsın, down sendromlu çocuğun görünümünü açıklayamazsın, ortopedik engellinin ayakları olamazsın, hiperaktif bir çocuğu durduramazsın, serebral palsili bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamazsın, zihinsel engelliye akıl veremezsin.

Onlar bunları senden zaten istemiyorlar. Onlar acıyarak bakan gözler de istemiyorlar. Onların ihtiyaçlarını karşılayan aileleri var. Onlar senden sevgi ve duyarlılık istiyorlar, dışlanmamak istiyorlar. Onlarla yolda karşılaşınca yolunu değiştirmemeni istiyorlar, diğer çocuklarla birlikte olmak istiyorlar. Bir tebessüm, bir merhaba, onlara verebileceğin en büyük hediye. O zaman fark edeceksin ki onların da sana verebileceği birçok şey var.

Engellilerin ayrı dünyaları yok. BU DÜNYA HEPİMİZİN.

© Özlem Yıldırım

SAVAŞ (Engelli bir Çocuğun Günlüğünden)

Ağır engelli bir spastik çocuk kendini ifade edebilseydi, bize acaba neler anlatırdı? Buyrun okuyun

SAVAŞ (Engelli bir Çocuğun Günlüğünden)

10 sene önce, temmuz ayının bir pazar günü dünyaya geldim.
Annemin sıcacık, şefkatli kollarında başlayan savaştan habersizdim.
Onun yardımıyla, her gün biraz daha büyüyordum.
Zavallı anneciğim, benim her gün savaştığımdan haberi yoktu.
7. ayımı doldurmuştum
Annemin yüzünde endişeleri görmeye başladım.
Bir şeylerin yolunda gitmediğini sezmeye başlamıştı.
O da babamla savaşıyordu.
Babam bende bir şeylerin ters gittiğini ne bana ne de kendisine konduramıyordu.
Bu savaşı annem kazandı.
Beni götürdüğü doktor, yaptığı tetkikler sonucu, anahtar cümleyi söyledi:
“Senin çocuğun hiçbir zaman diğer çocuklar gibi olmayacak.”
Ya doktor teyze, bunu anneme alıştıra alıştıra söyleyemez miydin?
Anneciğim üzülme. Sen çok güçlü bir kadınsın. Ben de senden güç alıp, bu savaşı birlikte kazanacağız.
Şimdi babamla ve başka insanlarla yeni bir savaş başlıyordu.
Anneciğim, sen önde ben arkanda bu savaşta ilk önce babamı yeneceğiz.
Ama babamı yenmek bile düşündüğüm kadar kolay olmadı.
Oysa ben insanlarla savaşmak istemiyorum.
Gücümü kendime harcamak istiyorum.
Savaşacağım o kadar çok şey var ki…..
Karnımı doyurmak için savaşıyorum, çünkü yutmakta zorlanıyorum.
İstediğim bir cismi tutmak için savaşıyorum, çünkü parmaklarım cisimleri kavrayamıyor.
Oturmak için savaşıyorum, çünkü dengem bozuluyor.
Düşünce kalmak için savaşıyorum, çünkü hareketlerim kısıtlı.
Yürümek için savaşıyorum, çünkü ayaklarımın üstünde duramıyorum.
Konuşmak için savaşıyorum, çünkü çene kaslarım ve dilim düzgün çalışmıyor.
Benim savaşımın adı ‘yaşamak’.
Yaşamak için savaşılır mı demeyin. Ben tam 10 senedir savaşıyorum.
Her gün yattığımda Allah’a şükrediyorum:
Bu gün de belki bu savaşı kazanamadım, ama yenilmedim de.
Ömrümün sonuna kadar da savaşmaya devam edeceğim.

© Özlem (Yıldırım) ŞEKER

Was würde uns ein schwer behindertes (spastisch) Kind erzählen, wenn es sprechen könnte? Bitte lesen sie

KAMPF ( Aus dem Tagebuch eines behindertem Kindes)

Vor 10 Jahren, an einem Sonntag in Juli kam ich auf die Welt.
İn den warmen, liebevollen Armen von meiner Mutter, wusste ich nichts vom anfangendem Kampf.
Mit Hilfe von ihr, wuchs ich jeden Tag ein bisschen auf.
Meine arme Mutter. Sie hatte keine Ahnung von meinem täglichem Kampf.
İch war 7 Monate alt.
İch konnte den Kummer in Mami’s Gesicht sehen.
Sie fühlte, dass etwas nicht richtig lief.
Sie führte ihren eigenen Krieg mit meinem Vater.
Er konnte weder für sich, noch für mich wahrhaben, dass bei mir etwas schief ging.
Diesen Krieg gewann meine Mutter.
Die Ärztin, die wir aufsuchten, sagte nach der Untersuchung, den Schlüsselsatz:
„Dein Kind wird niemals wie andere Kinder sein.”
Aber Tante Ärztin, hättest du dies Mami nicht schonender beibringen können?
Liebe Mami, sei nicht traurig. Du bist eine starke Frau. İch werde meine Stärke von dir nehmen und wir werden zusammen diesen Kampf gewinnen.
Jetzt fängt ein neuer Kampf mit meinem Vater und anderen Leuten an.
Liebe Mami, du vorne, ich hinter dir, wir werden in diesem Kampf zuerst Vater ‚besiegen‘.
Aber selbst Vater zu ‚besiegen‘, war nicht so leicht, wie ich mir das vorgestellt hatte.
İch möchte doch nicht mit Menschen kämpfen.
Meine Kräfte brauche ich für mich selbst.
İch muss doch um so vieles kämpfen….
Um satt zu werden, muss ich kämpfen, weil ich nicht richtig schlucken kann.
Um einen Gegenstand in meinen Händen halten zu können, muss ich kämpfen, weil meine Finger die Gegenstände nicht richtig umfassen können.
Um sitzen zu können, muss ich kämpfen, weil ich kein Gleichgewicht habe.
Um aufzustehen, wenn ich falle, muss ich kämpfen, weil meine Bewegungen eingeschränkt sind.
Um zu laufen, muss ich kämpfen, weil ich auf meinen Füssen nicht stehen kann.
Um zu sprechen, muss ich kämpfen, weil meine Kinnmuskeln und meine Zunge nicht richtig arbeiten.
Der Name meines Kampfes heisst ‚leben’.
Sag’t nicht „Muss man einen Kampf führen, um zu leben?” İch führe seit 10 Jahren einen Kampf.
Jede Nacht, wenn ich im Bett liege, danke ich Allah:
Vielleicht habe ich heute den Kampf wieder nicht gewonnen, aber ich habe auch nicht verloren.
İch werde bis an’s Ende meines Lebens Weiter kämpfen.

© Özlem (Yıldırım) ŞEKER

DERMAN

Bu şiiri yazan Nebahat Tuğsat, bir otistik çocuğun annesi.

D E R M A N

Şu dağın ardına güller dikseler,
İçinden birinin dikenini seçseler,
Bunu da yavruma DERMAN deseler,
Çıplak ayak aşmaz mıyım dağları.

Uzak diyarlarda, ıssız köylerde,
Uçsuz, bucaksız, kuytu yerlerde,
Yavruna DERMAN, çölde deseler,
Yudum susuz, düşmez miyim yollara.

Taşların altın da, kayaların dibin de,
Toprağın on kat, yüz kat içinde,
DERMAN dağların altın da deseler,
Tırnağımla kazmaz mıyım her yeri

Hırçın esen acı rüzgarda,
Semada gezinen özgür bulutta,
Bak yukarı DERMAN orda deseler,
Kanat takıp uçmaz mıyım göklere.

Belki bir balıkta, belki yosunda,
Belki bir nehirde, belki de okyanusta,
Tuzlu, asitli sular, DERMAN deseler,
Hiç Düşünmeden dalmaz mıyım göllere.

Ne dağda, ne taşta, nede çölde,
Ne yerde, ne gökte, nede gölde,
Hiç uğraşma DERMAN sende deseler
Bir nefeste vermez miyim CANIMI.

© Nebahat Tuğsat

Dieses Gedicht schrieb eine Mutter von eines autistischen Kindes.

H E I L U N G

Wenn sie hinter einem Berg Rosen pflanzen würden,
Von einem ein Dorn auswählen würden,
„Dies ist die HEİLUNG für dein Kind“ sagen würden,
Würde ich nicht barfüssig die Berge überwinden.

In fernen Ländern, einsamen Dörfern,
In endlosen versteckten Orten,
Wenn sie „die HEİLUNG für dein Kind ist in der Wüste“ sagen würden,
Würde ich nicht ohne ein Schluck Wasser, mich auf dem Weg machen?

Unter Steinen, unter Felsen,
Zehn Schicht, hundert Schicht unter der Erde,
Wenn sie „Die HEİLUNG ist unter dem Boden“ sagen würden,
Würde ich nicht mit meinen Nägeln, überall graben?

In widerspenstig blasendem scharfen Wind,
In, im Himmel frei schwebenden Wolken,
Wenn sie „Schau nach oben, die HEİLUNG ist dort“ sagen würden,
Würde ich mir nicht Flügel ansetzen und in den Himmel fliegen?

Vieleicht in einem Fisch, vielleicht in Algen,
Vieleicht in einem Fluss, vielleicht im Ozean,
Wenn sie „Salziges, säurehaltiges Wasser ist die HEILUNG für dein Kind“ sagen würden,
Würde ich nicht ohne Bedenken, in Seen tauchen?

Weder in Bergen, noch in Steinen, noch in der Wüste,
Weder im Boden, noch im Himmel, noch in Seen,
Wenn sie „Streng dich nicht an, die HEİLUNG ist bei dir“ sagen würden,
Würde ich nicht mit einem Atemzug, mein LEBEN geben?

© Nebahat Tuğsat (übersetzt von Özlem Yıldırım)

Hollanda’ya hoş geldiniz

Bu hikayeyi ilk duyduğumda yazarın benim de duygularımı ne kadar ifade ettiğini düşündüm. O yüzden sizinle paylaşmak istedim. İngilizce original yazıyı burada bulabilirsiniz.

Hollanda’ya hoşgeldiniz.

Bana genellikle özürlü bir çocuk büyütmemin nasıl bir şey olduğunu sorarlar. İşte anlatıyorum:

Bir bebek sahibi olacağınızı anladığınızda yaşadığınız duygu, İtalya’ ya güzel bir seyahat planı yapmaya benzer. İtalya hakkında bir sürü kitap ve broşür alırsınız ve harika planlar yapmaya başlarsınız. Coliseum. Mikalanjelo’nun Davut’u. Venedik teki gondollar görmenin hayalini kurarsınız. İtalyanca birkaç sözcük bile öğrenirsiniz. Her şey çok heyecan vericidir.

Aylar süren beklemeden sonra, o gün gelir çatar. Bavullarınızı toplar. Yola çıkarsınız. Birkaç saat süren yolculuktan sonra, uçağınız havaalanına iner.

Hostes mikrofonu eline alır ve “Hollanda’ya hoş geldiniz” der.

“Hollanda mı?” dersiniz. “Ne demek istiyorsunuz? Ne Hollanda’sı? Ben İtalya’ya bilet almıştım. Benim İtalya’ya gitmem gerek. Tüm yaşamım boyunca İtalya’ya gitmenin düşünü kurdum ben.”

Fakat uçuş rotasında bir değişiklik yapmışlardır. Hollanda’ya inmişsinizdir ve orada kalmanız gerekir. Önemli olan sizi korkunç, iğrenç ve pis bir yere, açlığın ve hastalıkların ortasına bırakmamışlardır. Sadece farklı bir yerdesinizdir.

Bu yüzden çıkıp yeni broşürler ve kitaplar almanız ve yepyeni bir dil öğrenmeniz gerekmektedir. Ve daha önce hakkında hiçbir şey bilmediğiniz insanlar tanımak zorundasınızdır.

Gittiğiniz yer sadece farklı bir yerdir. Oradaki yaşam, İtalya da kinden daha yavaştır. İtalya kadar etkileyici değildir. Fakat bir süre orada kaldıktan sonra nefesinizi tutar ve çevrenize bir bakarsınız… ve Hollanda’nın değirmenlerini fark edersiniz… ve lalelerini. Hollanda’nın Rembrand’ları vardır.

Fakat tanıdığınız herkes İtalya’ya gidip gelmektedir. Sürekli orada geçirdikleri güzel günleri anlatmaktadır. Ve yaşamınız boyunca “evet benim de gitmem gereken yer orasıydı”, “ben de aynı planı yapmıştım” dersiniz.

Bu nedenle duyduğunuz acı asla, asla dinmez.. Çünkü yitirdiğiniz düş çok önemli bir düştür. Ancak tüm yaşamınızı İtalya’ ya gidemediğiniz için üzülerek geçirirseniz, Hollanda’nın güzelliklerinin hiçbirinin tadını çıkaramazsınız.

Emily Perl Kingsley

Ich mag diese Geschichte sehr gerne, weil die Schriftstellerin genau meine Gefühle wiedergibt. Deshalb möchte ich sie gerne mit euch teilen. Das englische Original befindet sich hier.

Willkommen in Holland

von Emily Perl Kingsley (uebersetzt aus dem Englischen von Andrea Kuehne)

Ich werde oft gefragt, wie es ist, eine behindertes Kind grosszuziehen. Um Menschen, die diese einzigartige Erfahrung nie gemacht haben, verstehen zu helfen und um sich dieses Gefuehl vorstellen zu  koennen. Es ist wie folgt….

Wenn man ein Baby erwartet ist das, wie wenn man eine wundervolle Reise nach Italien plant. Man deckt sich mit Reiseprospekten und Buecher ueber Italien ein und plant die wunderbare Reise. Man freut sich auf’s Kolosseum, Michelangelo’s David, eine Gondelfahrt in Venedig und man lernt vielleicht noch ein paar nuetzliche ‘Brocken’ Italienisch. Es ist alles so aufregend.

Nach Monaten ungeduldiger Erwartung, kommt endlich der langersehnte Tag. Man packt die Koffer und los gehts. Einige Stunden spaeter landet das Flugzeug. Der Flight Attendant kommt und sagt: “Willkommen in Holland”. “Holland ?!? Was meinen sie mit Holland ?!? Ich habe eine Reise nach Italien gebucht! Mein ganzes Leben lang habe ich davon getraeumt, nach Italien zu fahren !”

Aber der Flugplan wurde geaendert. Sie sind in Holland gelandet und da musst du jetzt bleiben.

Wichtig  ist, die haben uns nicht in ein schreckliches, dreckiges, von Hunger, Seuchen  und Krankheiten geplagtes Land gebracht. Es ist nur anders als Italien.

So, was du jetzt brauchst sind neue Buecher und Reiseprospekte und du musst eine neue Sprache lernen und du triffst andere Menschen, welche du in Italien nie getroffen haettest.

Es ist nur ein anderer Ort, langsamer als Italien, nicht so auffallend wie Italien. Aber nach einer gewissen Zeit an diesem Ort und wenn du dich vom Schrecken erholt hast, schaust du dich um und siehst, dass Holland Windmuehlen hat… Holland hat auch Tulpen. Holland hat sogar Rembrandts.

Aber alle, die du kennst, sind sehr damit beschaeftigt von Italien zu kommen oder nach Italien zu gehen. Und fuer den Rest deines Lebens sagst du dir: “Ja, Italien, dorthin haette ich auch reisen sollen, dorthin habe ich meine Reise geplant.”

Und der Schmerz darueber wird nie und nimmer vergehen, denn der Verlust dieses Traumes ist schwerwiegend.

Aber… wenn du dein Leben damit verbringst dem verlorenen Traum der Reise nach Italien nachzutrauern, wirst du nie frei sein, die speziellen und wundervollen Dinge Holland’s geniessen zu koennen.

Copyright © 1987 by Emily Perl Kingsley
All Rights Reserved

Welcome to Holland

I like this story very much because the author, Emily Perl Kingsley, describes very much my own feelings. This is why I wanted to share it with you. You can find the original English version here.

Özel bir çocuğun annesine mektubu

Bu yazı internet‘ten bir alıntı. Bir çok yerde buldum,  fakat original yazının kime ait olduğunu bulamadım. Lütfen, bilen varsa bana bildirsin. Mektupdan sonra benim ”yorumum” var .

Canım Anneciğim

Neden hep dalıp dalıp gidiyorsun, neden bana hep üzgün üzgün bakıyorsun, neden hep ayni soruları tekrarlıyorsun, neden kendini suçlamaktan vazgeçiyorsun, neden hep kızgınlık duyuyorsun…?

Halbuki ben meleklere: “beni bu halde dünyaya gönderirseniz ben orda ne yaparım diye sorduğumda: “Korkma dediler, orada senin annen olacak. Biz senin için en iyisini seçtik. O sana bizden daha iyi bakacaktır. Sana birçok şeyi o öğretecektir. Ama unutma ki senin de ona öğreteceğin birçok şey var. O sana öğretecek, sen ona öğreteceksin ve bir gün kendi kendine yasayabileceksin” dediler.

Hadi anneciğim başlayalım çalışmaya. Öncelikle ben sana ceza olarak değil, ödül olarak gönderildim. Ben senin ödülünüm. Bunun farkına varmalısın ve anneciğim bu ödülde suçlu aramana gerek yok. Bir an önce nedenler üzerinde durmaktan vazgeçip, sonuçlar üzerinde yoğunlaşmaya başlamalısın.

Benden utanma! İnsanların bakışlarına aldırma! Beni gittiğin her yere götür! Eğer kendi kendime yeterli hale gelmemi istiyorsan, sakın anlamadığımı düşünme. Beni konsere, tiyatroya, sinemaya götür anneciğim. Belli mi olur, bakarsın sen ve ben belki de toplumun özel çocuklara bakış açısını değiştiririz; ha ne dersin anneciğim? Hadi kalk anneciğim, denize gidelim bana yüzmeyi öğret. Hep evde oturmaktan SIKILDIM! Artik sadece okula giderken dışarı çıkıyorum. Tamam, sana söz veriyorum, akşam döndüğümüzde bütün ödevlerimi yapacağım anneciğim. Sana verilen görevin çok zor olduğunu biliyorum. Ama unutma, yalnız değiliz. Çok yavaşta olsa, ben öğreniyorum, gelişiyorum, büyüyorum. Yakında duygularımı sana sesli olarak söyleyeceğim. Şimdi güçlü olma zamanı anneciğim. Etrafımızdaki melekleri düşün anneciğim. Ne demişti melekler “senin annen var korkma. O seni korur ve sana her şeyi öğretir. Allah senin için en iyisini seçti”. Sen varken anneciğim, hiç korkmuyorum. Biliyor musun, çünkü Allah seni seçti anneciğim. Babama ve diğer akrabalarımıza bizi yalnız bıraktıklarını düşündüğün için kızma sakin. Çünkü onlar senin kadar güçlü değiller anneciğim. Bak göreceksin, biz ilerleme kaydettikçe onlarda şaşıracaktır ve bize katılacaklardır. Sen ve ben çok özeliz. Şimdiye kadar birbirimize öğrettiklerimizi bir düşünsene. Ne kadar da çok şey öğrendik. Yasadığımız toplumda bile daha önce farkında olmadığımız şeylerin farkına vardık. Ve anneciğim biz kazanacağız. Bir gün kendi başıma okula gidebileceğim, koşup oynayabileceğim, bağıra bağıra şarki söyleyebileceğim, yaramazlıklar yapıp şımaracağım. Hatta sen balkondan “hadi oğlum, geç oldu. Eve gel artik” diye arkamdan sesleneceksin anneciğim. Bende sana “ama anne biraz daha oynamak istiyorum” diyebileceğim. Bütün bunları seçilmiş olan senin sayende yapacağım. Çünkü sen çok özel biri olmasaydın Allah seni seçmezdi anneciğim. Her ne yaparsan yap, beni toplumdan uzak tutma anneciğim. Basta da söylediğim gibi insanların bakışlarına aldırış etme ve beni gittiğin her yere götür çünkü seninle her şey çok daha güzel anneciğim. Seni çok seven meleğin kocaman öpüyor ANNECİĞİM… (ALINTI)

Bu konuyla ilgili, ben de bir şeyler yazmak istiyorum.

Benim de çok özel bir çocuğum var. Onun durumu, bu mektubu yazan çocuğumuzdan daha ağır. Yine de gösterdiği her gelişme beni sonsuz mutlu ediyor. Bu dünyada belki yürüyemecek, konuşamayacak, kendi ihtiyaçlarını hiçbir zaman tek başına karşılayamayacak. Ama şuna gerçekten inanıyorum: bu geçici dünyadan sonra gelen ebedi dünyada, her şeyiyle eksiksiz ve en mükemmel haliyle beni bekleyecek.

Ve herkeze sesleniyorum: Çocuklarımızın yanında, onların duyacağı şekilde “Neden böyle oldu…? Söylenenleri anlıyor mu…? Konuşuyor mu….?” Gibi sorular sormayın. Bunları duyunca onlar çok üzülüyorlar.

Özel çocuklar hakkında bilgi edinin. Kendi “normal” çocuklarınıza da “özel çocukları” anlatın. Tekerlekli sandalyeyle dışarı çıktığımız zaman, bilhassa çocuklar, bize çok bakıyorlar. Oğlumda bundan çok rahatsız oluyor. Oğlumu avutmak için ona “onlarda olmadığı için, senin tekerlekli sandalyeni kıskanıyorlar” diyorum. Oda buna seviniyor ve kendini özel hissediyor.

“Normal” olan hiç kimsenin veya sevdiklerinin, böyle kalacaklarının garantisi yok. Doğuştan özürlü olmayıp ta, her hangi bir sebepten özürlü olunabiliyor. Bu Allah’ın takdiridir. Ama kimse “düşünce özürlü” olmasın.

Mayısın 2. haftası, özürlüler haftası olarak kutlanıyor. Bu anneler gününe çok yakın bir zaman. Bazı kadınların birden fazla özürlü çocuğu var. Bazı özürlü bireyi olan ailelerin, maddi durumları da çok kötü. Tüm olumsuzluklara rağmen, anneler canla başla çocukları için uğraşıyorlar. Yılın annesi için birçok kurum ve kuruluş, yarışma ve anket düzenliyor. Neden biri akıl edipte, özürlü çocukların fikirlerini sormuyor. Onlar zihinsel veya fiziksel problemleri yüzünden, kendiliklerinden bu yarışma ve anketlere katılamıyorlar. Magazinden tanıdığımız ünlüler yerine, neden özel çocuğu olan bir anne, yılın annesi seçilmiyor?

3 Aralık’ta dünya özürlüler günü. Bu günlerde özürlüleri hatırlıyoruz. Ya yılın diğer günleri..? Onlar her gün hatırlanmak istiyorlar. Çünkü onlar yılın her günü yaşamak için mücadele veriyorlar.

Neden boş bir gününüzde veya “gün” için toplandığınızda, bir değişiklik yapıp, özürlü bireyi olan bir aileyi veya özürlülere hizmet veren bir kurumu ziyaret etmiyorsunuz? Neden kendinize, “acaba bizim de özürlüler için yapacağımız bir şey var mı” diye sormuyorsunuz? Maddi durumu iyi olmadığı için, tekerlekli sandalyesi olmayan o kadar çok özürlü var ki. Kadınlar “günde” topladıkları paralarla, bir özürlüye tekerlekli sandalye alamaz mı? Bu hiç kimsenin aklına gelmiş midir acaba?

Benim oğlumun tekerlekli sandalyesini, bize bir okul bağışlamıştı. Okuldaki bir öğretmenin girişimleriyle, her sene bir etkinlik düzenliyorlar. Öğrenciler harçlıklarıyla, tespit ettikleri ihtiyaç sahiplerine, her sene 20’nin üzerinde tekerlekli sandalye bağışlıyorlar. Bu sayede öğrenciler, hem özürlülere karşı duyarlı olmayı öğreniyorlar, hem de özürlüleri tanıma fırsatları oluyor.

Herşey Aslında Mucize

Merhaba Arkadaşlar

Bu gün bir arkadaşla sohbet ederken, bundan 30 sene önce ilkokul öğretmenimin hatıra defterime yazdığı kısa ve anlamlı bir söz aklıma geldi.

AYAKKABILARIM YOK DİYE AĞLIYORDUM, TAKİ AYAKLARI OLMAYAN BİR ADAMA RASTLAYINCAYA KADAR….

Hepimizin hayatında eksikler vardır. Ama şunu unutmayalım ki, bizden daha kötü durumda olan bir sürü insan var. Ayakkabılarım yok sa, ne önemi var ki. Mühim olan benim ayakta durmamı sağlayan ayaklarımın olması.

Bir engelli çocuk annesi olarak ta, öğrendiğim en önemli konu da şu: Hepimize normal ve sıradan gelen birçok şey, aslında ne kadar da sıra dışı gelişmelermiş. Bir çocuk dünyaya gelir; 6 aylık oturmaya başlar. 10 aylıkken emekler; 12 aylık ilk adımlarını atar. Önce anne ve baba der. Sonra her gün bir kelime daha öğrenir. 6 yaşına gelince okula başlar. Ortalama 11 – 15 sene okula gider. Mezun olur ve iş hayatına başlar. Sonra evlenir ve belki çocuğu olur.

Benim oğlum 2 yaşından sonra destekli oturmaya başladı. Şu anda 10 yaşında, hala yürüyemiyor. Düzgün konuşamıyor. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Bir yudum su için bile, başkalarına muhtaç.

Bu sözleri okuyan herkesin duygulandığını görür gibiyim. Ama ben en büyük mutlulukları, bu oğlumda yaşadım. Çünkü en ufak bir gelişme bile, onun için mucize gibi. Kucağıma aldığım zaman, kollarını boynuma dolayıp “annem” diyebiliyor. İlk defa 4 yaşında bana anne demesini, hiç bir zaman unutamam. Dünyalar benim olmuştu sanki. O zamanki hislerimi anlatmak için sözler yetmez.

Hayatta yaşadığım, tüm olumsuzluklara rağmen, benim sağlığım yerinde. Çocuğuma bakabiliyorum. Onun için elimden ne geliyorsa yapıyorum. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi?

O yüzden herkes elindekilerin kıymetini bilsin.

Sizden bir de şunu rica ediyorum. Bu yazımı arkadaşlarınıza yollayın. Bir daha bir özürlüyü yolda gördüğünüz zaman, durup ona “merhaba” deyin. İki çift sohbet etmeye çalışın. Onların en fazla ihtiyaç duydukları şey sevgi ve şefkattir.


Dear friends

When I was chatting with a friend today, I remembered an old Persian saying that my primary school teacher had written into my album 30 years ago:

”I cried because I had no shoes until I met a man who had no feet“.

We all lack something but we shouldn‘t forget that there are many people who are in a much worse situation. What does it matter that I don‘t have shoes. Important is that I have feet I can stand on.

The most important thing I learned as a mother of a disabled child is that all those things we take for granted are actually extraordinary developments. A child is born, can sit with 6 months, crawls with 10 months and makes his first steps with 12 months. First, he says ”mum“ and ”dad”. Then, learns a new word every day. With 6 years, he starts school and attends school for an average of 11 to 15 years. He graduates and his work life starts. Then, he gets married and maybe has children.

My son started sitting with a support when he was two. Now, he is ten but still can‘t walk, can‘t talk properly, can‘t take care of his own needs. Even for a sip of water he needs the help of others.

I can almost see how moved those who read this are. But I experienced the greatest happiness with this son because even the slightest of his developments  is like a miracle. When I hold him, he can wrap his arms around my neck and say ”my mummy“. I will never forget when he said ”mum“ for the first time when he was four. I was unimaginably happy. There are no words that can express how I felt at that moment.

Despite of all the negative things that happened in my life, I am healthy and I can take care of my son. I do everything I can for him. Can there be any greater happiness?

Therefore, value what you have.

I‘d like to ask you for one thing. Send this text to your friends and next time you see a disabled person, stop and say ”hello”, try to have a conversation. What they need most is love and compassion.

Hallo Freunde

 

Als ich mich heute mit einem Freund unterhielt, fiel mir ein Spruch ein, dass meine Grundschullehrerin in mein Poesiealbum schrieb:

 

Ich weinte weil ich keine Schuhe hatte, bis ich einen Mann traf, der keine Füsse hatte…..

 

Jeder hat Mangel in seinem Leben. Aber wir sollten nicht vergessen, dass es viele Menschen gibt, denen es viel schlechter geht, als uns. Was macht es schon aus, wenn ich keine Schuhe habe. Hauptsache ist es, dass ich Füsse habe, auf denen ich stehen kann.

Als Mutter von einem behinderten Kind, ist das wichtigste was ich gelernt habe folgendes: Dass vieles, was uns normal und gewöhnlich vorkommt eigentlich sehr aussergewöhnliche Fortschritte sind. Ein Kind kommt auf die Welt; mit 6 Monaten fängt es an zu sitzen; mit 10 Monaten krabbelt es; mit 12 Monaten macht es seine ersten Schritte. Zuerst sagt es Mama und Papa. Dann lernt es jeden Tag ein neues Wort. Wenn es dann 6 Jahre alt ist, fängt es mit der Schule an. Durchschnittlich 11 – 15 Jahre besucht es die Schule. Wenn das Studium beendet ist fängt es zu arbeiten an. Danach heiratet es und bekommt vielleicht ein Kind.

Mein Sohn hat mit 2 Jahren angefangen mit Unterstützung, zu sitzen. Er ist jetzt 10 Jahre alt und kann noch nicht laufen. Er kann nicht richtig sprechen. Seine Bedürfnisse nicht selbst befriedigen. Selbst für ein Schluck Wasser ist er auf Andere angewiesen.

Ich kann fast sehen, wie jeder traurig ist nach diesen Worten. Aber meine glücklichsten Momente, habe ich mit diesem Sohn erlebt, weil die kleinsten Fortschritte für ihn wie Wunder sind. Wenn er auf meinem Schoss sitzt, kann er mich umarmen und ”meine Mutter” sagen. İch kann es nicht vergessen, wie er das erste Mal mit 4 Jahren Mutter zu mir sagte. Ich war unheimlich glücklich. Um meine damaligen Gefühle zu beschreiben reichen Worte nicht aus. Trotz aller Schwierigkeiten in meinem Leben, bin ich gesund und kann mein Kind versorgen. Ich mache für ihn alles, was in meiner Macht steht. Gibt es ein grösseres Glück?

Deshalb sollte jeder schätzen, was er besitzt.

Ich bitte euch um folgendes: Schickt dieses Schreiben an eure Freunde und wenn ihr das nächste Mal einen behinderten trifft, bleibt stehen und sagt “hallo” zu ihm. Versucht ein Gespräch zu führen. Was sie am meisten brauchen ist Liebe und Zuneigung.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.